Antrenörlük yapmayanlar bilmez; takımınızın iddiası arttıkça sırtınızda kızılcık sopası kırmak için kuyrukta bekleyenlerin sayısı da artar. Üst düzeyde sporu, dayak yemek isteyenlerin kendine zulüm disiplini olarak görürüm bu yüzden. Misâl; eğer Naim SÜLEYMANOĞLU Bulgaristan’dan çıkıp da gelmeseydi, hiç kimse dört olimpiyat sonra televizyonun karşısına oturup onu suçlamayacak, "Kendine bakmadı, hovardalık etti, içki içti; olacağı budur." deyip ipe çekmeyecekti. Adam altı Avrupa, yedi Dünya, üç Olimpiyat altını alıp tarihe geçmiş. Ee, kendi kaşındı. Sen 85 Dünya, 9 da Olimpiyat rekoru kırar, kendi ağırlığının üç mislini kaldırıp havalara savurursan olacağı budur. Kır kıçını otur oturduğun yerde, iddiasız ol, boynu bükük dur, kırk seneden beri olanı sen de oldur, barı kaldırırken altında kal; bak tek lâf eden çıkıyor mu.
İddia ümittir, ümit ise Gündüz VASSAF’ın deyişiyle; "cehennem". Bunu da üst düzeyde spor yapmayanlar bilmez. Onlar kendi cennetlerinde oturup soya soslu fıstığa yumulur ve golü kaçıran futbolcuya, manşeti alamayan voleybolcuya, ipi göğüsleyemeyen atlete, topu potaya sokamayan basketbolcuya, barı koparamayan halterciye sayar da sayarlar.
Üst düzeyde iş görmeye çalışmak iddialı olmak, iddialı olmak ümit beslemek, ümit beslemek ise kendi yarattığın cehenneme odununu da kendin atıp orada yaşamak demektir. Hayatında bir kez olsun iddialı adım atmamış birinin ümidin ne olduğunu bilmesine imkân ve ihtimâl yoktur. Onun ümit sandığı şey, olsa olsa piyango bileti alıp talih kuşunun onun tepesine tünemesini beklemekten ibarettir.
İddianın (yani ümidin) nasıl bir cehennem olduğunu anlatmaya çalışayım.
Karşınızda her zaman güçlükler vardır. Yolunuz hep sarp ve dikenli, ayaklarınız hep çıplaktır. Bu bir zorluktur ama daha zor olanı, o yolda sizinle yarışmaya gelmiş birilerinin var olduğunu ve her zaman bir önceki alt ettiklerinizden daha zorlularının var olacağını bilmektir. Bir yandan yarışa hazırlanırken neler çektiğinizi hatırlar, çilelerinizin karşılığı olarak kazanmak ister, bir yandan da rakiplerinizin de aynı şartlarda, hâttâ belki daha ağır şartlarda hazırlandığını düşünerek onların kaybetme ihtimâline üzülürsünüz.
Teriniz deniz gibi köpürür, endişeleriniz dağ gibi yükselir, korkularınız kâbus gibi çöker, bütün beceriksizlikleriniz arsız çalılar gibi ayaklarınıza dolanır. Kendinizden bir şey bekliyorsunuzdur; bu yeterince kötüdür, ama daha kötüsü, iddianızı bilenlerin sizden çok şey beklediğini bilmenizdir. Almak için ömrünüzü verdiğiniz sonuç, beklenti katsayısıyla çarpılarak büyümüş, bir zamanlar hükmettiğiniz iddia, artık sizin hükümdarınız olmuştur. İddianız devleşmiş, ümidiniz canavar kesilmiştir.
Deniz gibi terleyip kâbus gibi günler yaşarak endişe sıradağlarına posta koymayan, hayatı boyunca bir kez olsun iddialı bir işe soyunmadığı için kendi beceriksizlikleriyle yüzleşmek zorunda kalmayan adamın ümit denilen cehennemden haberi bile olmaz.
Üst düzeyde olup da kaybetme korkusuyla diz bağları chevrolet amortisörü gibi gevşemeyen, midesi tuz ruhuyla ovulmuş gibi kaynamayan, hırstan, öfkeden, sevinçten ve tabii ki ümitten otuz iki dişi ayazda kalmış gibi keman çalmayan ne sporcu vardır, ne antrenör, ne idareci. Hepsi bu cehennemi yaşamıştır, yaşamaktadır, yaşayacaktır.
Nietzche der ki; "Hayatı onun gözleriyle görmedikçe bir insana deli diyebilmek için deli olmak gerekir. Bir delinin deli olduğunu söylemek yalnızca bir diğer delinin harcıdır."
Ama Nietzche’yi dinleyen kim?
Biz kendi algılarımızla "deli" bellediğimiz adama kuyruğu takar, "Deli deli tepeli - Kulakları küpeli" diye ardı sıra el çırpıp hoplayarak yedi mahalleyi tavaf ederiz. Uzaktan bu manzarayı gören kimi deli zanneder, orası meçhûl.
Eğer kültürümüzde elit olmak için nelerden vazgeçildiğine dair bir münderecât, dizlerimizde az da olsa bir yükseklere tırmanma sızısı yok ise, otururuz oturduğumuz yerde, dördüncü olimpiyatında sıfır çeken Naim’i yerden yere vurur, top tesadüfen basenine çarpıp ağlarla buluştu diye ayakkabısını bağlamayı bilmeyen çocuğu ilah yapar, nice bilge antrenörleri asıp keser, çorap değiştirir gibi başkan değiştiririz.
Onu diyecektim, lâfı uzattım; bu Federasyon iddialı işler yapıyor.
Erkekler Avrupa Şampiyonasından beri sırtımızda kızılcık sopası kırmaya çalışanlar var; her zaman olduğu gibi. Doğrusu, eleştiriyi hak edecek beceriksizliklerimiz olmuştur, hâttâ biraz sıkıştırırsanız ben bile ağzımdan kaçırmış gibi yapabilirim bunları, ama öncellerimizin bıraktığı terekeyi saçıp savurmak kat’iyen bu beceriksizliklerimizden biri olmamıştır.
Ama öyleymiş. Biz, bir devrin mirasını çarçur etmişmişiz. Bre aman!
Bu Federasyonun Başkanı, Başkan oldu olalı, akşam vakitlerinde normal insanlar gibi evine gidip ayaklarını uzatarak televizyon seyredememiş, gündüz vakitlerinde sohbet maksatlı misafir ağırlayamamış, hiçbir hafta sonunu ailesine ayıramamıştır.
Çünkü iddialıdır.
Bu Federasyonun Yönetim Kurulu, Kurulları, Alt Kurulları ve personeli, evvel ömürlerinde alışkın oldukları çalışma temposunun çok üstünde bir yerlere yazılmış, o gün bu gündür tatil yüzü, rahat yüzü görmemişlerdir. Eh, hiç kimse uluslararası tesisleri alıp evine götürecek değil; o zaman derdimiz ne? Miras yemek mi?
Başkanın iddiası, ona inanan insanlara yansımıştır; derdimiz budur. O iddianın verdiği ümit, bizi onulmaz dertlere düşürmüş, işini görüp evine dönen insanlar olmaktan çıkarıp ciğerleri yana yana gece gündüz koşan yaratıklara çevirmiştir.
"Azıcık aşım, kaygısız başım" demesini bilen bir Başkanımız olaydı, şimdi ne Selim Sırrı Tarcan’ın masraflarıyla uğraşacaktık, ne Kampüs inşaatıyla, ne 50. Yıl Salonuyla, ne Atatürk Spor Salonuyla, ne Burhan Felek’le, ne Avrupa Plaj Voleybolu Merkeziyle. Bu meselelerimiz olmayınca ne güzel yönetecektik voleybolu. Tek tasamız, yıldan yıla "Birinci Ligdeki takım sayısını kaç yapsak acaba?" sorusunun cevabını bulmaktan ibaret olacaktı. Kalkıp kalkıp tuz kavuracak, kendi yağımızda kavrulacak, unumuzu ipimize serecek, eh işte, kıt kanaat geçinip gidecek, miras yediğimiz için de kimseden azar filan işitmeyecektik. Ne güzel!
Derdimiz neydi ki altı tane lig oluşturduk? Hâlbuki üç lig miras almıştık ki, misti mis.
Rahat mı battı ki 700 milyar borcu ödeyip üstüne de yüz trilyonluk tesis inşa etmeye soyunduk? Lokum gibi 700 milyarlık borç terekesi neyimize yetmedi de dertsiz başımızı derde soktuk?
Alt yapıda faaliyetler aslanlar gibi durmuştu. Karpuz yata yata büyüdüğüne göre, alt yapımız da yata yata serpilip gidecekti; nerden aklımıza esti de tüm alt yapılara para bulup aktarmaya, uslu uslu oturan çocuklarımızı "voleybol voleybol" diye bağırtmaya başladık?
Plaj Voleybolu Millî Takımları nerden çıktı? Tıroy - Mıroy?
Aklımızı peynir ekmekle mi yedik de TRT 3’te gece yarısı fıstık gibi bant yayın seyrettirmek dururken milletin aklına dakikası dakikasına canlı yayın düşürdük?
Bize miras kalan; senede üç bin konaklama neyine yetmiyordu Millî Takımlarımızın? Ne ettik de 50 bin geceye çıkarttık? Bu nasıl bir gaflettir? Kulüplerden bir araba azar işitmeyi çok mu seviyoruz ne?
Yok okullara binlerce direk, file, top gönderecekmişiz de, yok efendim yetmezmiş, bir de Mini Voleybol Setleri gönderecekmişiz. Niçin?
Vay efendim, Erkek Millî Takımımız Avrupa Şampiyonasına abone olacakmış. Marifetti sanki. Abone olma ki; "Tesis yapacağına millî takımlarına sahip çık!" diye hırpalamaya kalkamasınlar. Katılmasan kim ne diyecek?
Bakın ne hâle geldik; şimdi içimizden birinin burnu yere düşse ve o da eğilip almasa, hiç kimse çıkıp da "Aman pek de havaya girmiş bunlar." diyemeyecek, çünkü dünyanın en büyük voleybol federasyonu olduk durduk yerde. Büyük başın derdi de büyük oluyor maalesef. Görüyor musunuz şu başımıza geleni?
Başladığım yere döneyim; eğer Naim SÜLEYMANOĞLU iddialı olmasaydı, kimse onu dördüncü olimpiyatta sırtı yere geldi diye kaldırıp kaldırıp yere çalamayacaktı.
Hâttâ tecrübeyle sabittir; olimpiyata katılan ilk Türk olaydı da meselâ o zaman sıfır çekeydi, bugün unuttukları Naim’i o gün tarihe altın harflerle yazacak, bugün dikmedikleri heykelini o gün mutlaka dikeceklerdi.
Başkan, evet, haksız eleştirildiği zaman çok üzülüyor; ben de o üzüldü diye üzülüyorum, ama doğruya doğru, o da bunu hak ediyor canım.
İddialı olmak, etrafına ümit vermek, söz verip tutmak, bir Federasyon Başkanına yakışır mı?
Nitekim, daha çoook eleştirilecektir; hazırlıklı olmalı.
Eden bulur.
Sezgin KAYMAZ